Reçete

 

Toplumun birbirine uç iki tabakasının çocuklarının eğitime ulaşımını, imkanlarını ve bu imkanları değerlendirebilecek kafa dinginliğinden bahsedeceğim, büyüklerinin servetinden ya da garibanlığından bir haber küçüklerin, bu memleketin mihenk taşlarının eşitsizliklerinden ve gelişigüzel ayarlanmış eğitim sistemine değineceğim yazımın devamında ise bu duruma kamu personeli olursam nasıl ve ne gibi çözümler bulabilirim ile sona doğru yaklaşacağım.

Bilhassa bu durumun benim içimde bir ukde olduğunu hayatımın en güzel yıllarını nasıl keder ile süregelen bir zorluk ve yorgunluk ile geçtiğini belirtmek isterim. Şimdi bu terimleri kullanırken ‘’ keder, zorluk, yorgunluk’’ vaziyete hâkim olmayan biri amma abarttın sende diyebilir. Lakin bu metni sizin anlayacağınıza dair derin bir güven duyuyorum. Henüz on bir-on iki yaşlarımda altıncı sınıfa giderken başladı, bir domino etkisiyle ilk taşı düşürmüştük tutabilene aşk olsun. On iki yaşındayım gittiğim okul gölün kenarında her türlü uyuşturucu, alkol, kavga, küfür okul etrafını hatta içini kuşatmış, korka korka okula gidip geliyorsun, gidiyorum da bari bir şeyler katabilsem kendime matematik dersine gidiyorum hoca SS altmış yaşında çağın gerisinde kalmış en ufak bir bilememe, anlayamam durumunda şamarların ardı arkası kesilmiyor. Bir gittin iki gittin daha o derse gidilir mi? Ne hikmetse sonraki haftalar hep o ders saatinde hastalandım ve sağlık ocağından rapor almak zorunda kaldım. Daha niceleri, rehberlik dersinde öğrenci lise hakkında bilgi almalı, sorunlarını dökmeli ve hocası öğrencisine güven yükleyip dersine göndermeliyken biz rehber hocamızın namı diğer Haydar’ını kendimizden uzak tutmak için rehberlik sınıfının önünden geçmiyorduk.

Maddi durumumuz elvermediğinden kışın bot, mont alamazdık ya birilerinin eskisini giyerdim ya da kendi eskilerimi su geçiren bot yağmur alan montla giderdim okula. Kışın başlarında sınıfa ellerinde kolilerle giren din hocamız ve rehberlik hocamız bir tören, bayram eşliğinde herkesin gözü önünden ihtiyacı olan var mı diye sorardı sanki ihtiyacımı onca arkadaşım ve hoşlandığım kızın içinde diyebilecekmişim gibi yani 12-13 yaşında ben çocuk aklımda bu işlerin daha gizli saklı utandırmadan, mahcup etmeden yapılması gerektiğini bilirdim ama onca okullar okumuş öğretmen olmuş büyüklerimiz, hocalarımız bilemezlerdi. Din hocasıyla göz göze gelip ‘hocam hani bir elin verdiğini diğer el bilmiyordu.’ diyemedim tabi. Hiç alamadım, o montları da botları da.

Bir şekilde mezun olduk ve lise seçme süreci OKS sınavına girdim belli bir puan aldım ve Başakşehir Ticaret Meslek ve Anadolu Meslek lisesini kazandım. Kayıt olmak için anacığımla okulumuza vardık. Müdür yardımcısı Ticaret mi? Anadolu mu? diye sordu. Tabi bilmiyorum Ticaret ne Anadolu ne bunların farkı ne hangisi daha iyi ailemizden bilgili kimse yok ve Rehberlik sınıfının önünden geçemiyordum. Ailede ki üst düzey eğitim görmüş olan tek insan lise mezunu teyzemi arayıp sorunca ticaret iyidir yanıtını aldık. Domino taşları yıkılıyor ve ben golü hep kalemde görüyormuşum da yaş itibari ile farkında değilmişim. Bahçeşehir kolejinde okuyor olsaydım belki rehberlik sınıfına gidebilecek matematik bilecek ve iyi bir Anadolu lisesine gidip Almanca öğrenebilecektim.

Hayatın değişik bir perdesi var yoksulun üstünde yoksulun çocuğu dövülebilir, itilip kakılabilir, sövülebilir ve cebine para konulup bakkala çakkala yollanabilir. Eğitimin kötüsünü, hocanın geçmişini, yolların çakıllısını yoksulun çocuğu yürüyebilir. Bizlere eğitim kariyer hakkında bilgi verilmesine gerek yok bir çoğumuz zaten liseyi bitirir bitirmez başlarız kapitalist sistemin çarkına bir diş olmaya ve haftada 60 saat ile asgarinin asgarisini alıp yürüyerek işe gidip gelmeye. Nitekim benimde öyle oldu lise maceram iki yıl sürdü sonra modern aristokrasi sınıfının çocukları için akülü araba yapmaya bir fabrikaya işe girdim. Yıl 2010 maaş 600 lira tam 3 yıl farklı farklı işlerde farklı farklı sektörlerde varoluş amacımız olan hizmetkarlığa devam ettim peki bu şekilde devam mı etmeliyim yoksa bir çıkış yolu mu bulmalıyım derken kendimi AÖL kayıt bürosunda buldum. Tabi AÖL’de eğitimin çok sancılı yanı ama liseyi örgün okuyan arkadaşlarımla aynı dönemde bitirdim. Akşama kadar fabrikada vida at akşam gel ders çalış. Lise bitti artık üniversite sınavına hazırlanmalı hafta içi iş hafta sonu bir dershaneye yazıldım lakin pek gidemedim. Matematiğe de basmadı kafam SS sağ olsun çocukluktan gözümüz korkmuş, bir travma olarak kalmışsa sayısal da çok başarılı olamadım. Derken girdik sınava, devletimiz çok sağ olsun her binayı üniversite yaptığı yıllarda Nazilli’nin bir köyünde Turizm kazandım ama önce hazırlık okumalıymışım çok güzel dedim İngilizce öğreneceğim. Hazırlık sınıfı şu an oturduğum binadan daha küçük 5 katlı bir binada oluyordu. Ve öylesine bir eğitim hızı vardı ki ne ara am/is/are dedik ne ara can/can’t oldu hiç yakalayamadım sanırım hocalar bizim kütüğü Newcastle sanıyorlardı. Domino taşları bir bir düşüyor ve benim yaptığım tek şey portakal yemek. Çok gezdim ve şunu öğrendim proletarya sınıfı her yerde proletarya olmaya devam ediyor. Karnımızı Nazilli’nin portakallarıyla çok doyurduk konu komşu helal etsin. Neyse hazırlığı da bıraktım okulu da bıraktım baştan hazırlandım sınava şimdi sanıyorsunuz ki sıradaki durağım ZBEÜ olacak hayır araya bir de BMYO sıkıştırdım 2 yıllık bir okulun İşletme Yönetimi bölümünü okudum. Burada da eğitim olarak pek nemalanamasam da ufkumun açıldığı yıllar oldu yıkılan domino taşlarını fark ettim ve bu taşların önüne geçebilme düşüncesine girdim. Yıkılan yıkılmıştı artık ağlamanın faydası olmayacağından çalışmaya, okumaya, öğrenmeye başlamış ve bu iki yıllık okulun yetmediğine kanaat getirdim ki yine yeni yeniden parolasıyla üniversite sınavına hazırlanmaya başladım kendimden tam 5 yaş küçük kardeşimle(kuzenimle) ve o yıl kazanmadım.

Tam bir yıkımdı, eğitime, sisteme adaletsizliğe sövdüğüm, özel dersler, kurslar alan zengin kesim çocuklarına öfke dolduğum ve kıskandığım süreçlerdi. Her şeyi bırakmayı, benden olmayacağını düşündüm tam bunalım zamanlar. Ama pes etmedim Never Back Down dedim ve tekrar hazırlandım. Hazırlanmam için önümde üç ay vardı. Üç ay boyunca her gün sabah 8 gece 24’e kadar çalıştım hiç aksatmadan tatil, bayram vs. demeden. Nitekim yine beni zorlayan ve uğraşmama rağmen 5-10 neti geçemediğim matematik sanki insan siluetinde sırıtarak karşımda duruyordu. Ancak her şeye rağmen 280 puan aldım temel belli iyi bile yaptım diyorum şimdi, ki bu puan ZBEÜ-SBKY için yetiyordu.

Tüm bu yaşanılanlardan sonra dönüp diyorum ki keşke daha iyi bir eğitim alsaydım daha kaliteli eller dokunsaydı küçük yüreklerimize ancak öğretmenliğin şuuruna erememiş hocalar okulları denetimi yük gören sistem yüzünden ben ve benim gibi nice hayatlar ya harcanmış ya geç kalınmış ya da büyük sancılarla ve zaman kayıplarına sebebiyet vermişti. İyi bir kolejde eğitim alsaydım iyi bir lise ve akabinde bir Boğaziçi veya ODTÜ kazanabilirdim. Ancak İyi bir kolejde okumak da çözüm değil.

Şimdi işin birazda ne yapılabilir kısmına gelmek istiyorum. Yapılan en büyük hatalardan biri kalem alırken zorlanan, beslenmesini boş getirip götüren ve sadece günüm dolsun maaş gelsin diyen hocaların öğrencileriyle; her türlü imkana sahip, istediği kalemi defteri alıp özel dersler gören ve en bilinçli sürekli denetlenen hocalardan eğitim alan çocukları bir kefeye koymak ve aynı başarıyı beklemek. TÜİK’in yaptığı araştırmaya göre eğitime harcanan parada yoksul ve zengin arasında tam 78 kat fark varmış. Yoksul aylık 4 lira ayırabiliyorken zengin aylık 350 lira bütçe ayırabiliyor çocuğuna ve bize bu çocuklarla haydi aynı sınava girin diyorlar. Gelir dağılımında bu denli uçurum olması yoksul ailelerin eğitime gerekli önemi verememesine neden oluyor ki bu durum bir kısır döngü oluşturuyor, eğitimsizlik yoksulluğu yoksulluk eğitimsizliği getiriyor.

Bugün MEB bakanı olsaydım tüm özel okulları kapatırdım. ‘Hey kapitalizm bari buradan çek şu pis ellerini memleketimin geleceğinden’ diye bağırırdım ve tüm devlet okullarında iyileşmeye (masa, sıra, ders notları, elektronik tahta, laboratuvar, nitelikli hocalar) giderdim. Her sınıfa kamera sistemi kurdurtur ve sık sık habersiz! denetimlerle (nedense denetimlerde önceden hep okullara haber gelir okula çeki düzen verilirdi.) okulları denetletirdim. Tüm ülkenin çocukları liseye kadar lise dahil devlet okullarına gitmeli ve çok ciddi bir prensip ve ilgi ile ilgilenilmeliler. Her öğrenci her hafta bir kitap okumalı bu mutlaka ama mutlaka zorunlu hale getirilmeli. Hocalar son derece kültürlü ve sakin yapılı olmalı. Türk Edebiyatı, Rus Edebiyatını, İngiliz, Alman, Fransız edebiyatından seçilen en temel 1000 eseri okuma zorunluluğu mutlaka gelmeli ve düzenli sınavlara tabi tutulmalı hocalar bu doğrultuda ufukları daha da gelişir ve bilime, geleceğe hizmet edebilirler. En önemli sorun okumamak hocasından öğrencisine okumuyoruz. Kitaptan bir korku var ülkemizde hatta kitap okuyanların ötekileştirildiği dahi oluyor. Hocaların psikolojik destek görmesi de gerekli hatta psikolojik sınavlara dahi tabi olmalılar gerekirse meslekten men edilmeliler. Öğretmenlik son derece elem bir meslektir öğrencilerine yaklaşmayı, iletişim kurmayı bilmeyen, onların gözünü korkutan, dersten okuldan soğutan öğretmen yüzlerce öğrencinin geleceğini etkileyebilir SS gibi.

Ekonomik gücü olmayan ailelerin çocukları tespit edilip ilk sayfada yapılan tören eşliğindeki gibi değil de daha usturuplu destek olunması devletin görevidir. Çocukların her zaman istediği kitaba ulaşabileceği bir kütüphane her okulun olmazsa olmazıdır. Ders içerikleri daha hayatla koordineli olmalıdır. El becerisi, sanat, ev işi, ahlak, insanlık, temizlik, sağlık gibi dersler zorunlu ders olarak eklenmelidir. Bilinçli kendinden emin yetiştirilmeli çocuklar birçok işin temeli verilmeli. Üniversite öğrencisi yağ, soğan, salçayı karıştırıp üstüne patates atamayıp yemek yapamayacak durumda ya da bir vidayı sıkamayacak durumda olmamalı. Kızlar ile erkek öğrencilerin hiçbir farkı olmadığını tamamen eşit olduğunu bilinçli bir eğitimle öğretilmeli. Tüm bunlar yapılabilir mi yapılabilir, daha iyisi yapılabilir mi daha iyisi de yapılır peki yaparlar mı? Hayır, çünkü bunların istediği güçlü, bağımsız bir Türkiye değil.  İzmir’den Iğdır’a toplumun her kesimi refah ve özgürlük içinde olması değil. Birileri kazanmalı, güçlenmeli ben ve benim gibi memleketin çocukları kimsenin umurunda değil. Bizler, memleketin emanetçileri gençler bir şeyler yapmalı domino taşlarını kırıp atmalı ve memleketin hiçbir yanında bir fidan gibi taze ve temiz çocukları o domino taşlarının altında bırakmamalıyız.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Adil miyiz?

Fıstıklı Kare Çikolata